-
Hayat, kendimizden başka herkesi aptalı sanmakla geçip gidiyor.
-
… Kızı sakinleştirmek ve dinlemesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. Bir ömür boyu sahip olduğum 641. balık. Tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum 640 balıktan sonra öğrendiğim tek şey,insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.
gösteri peygamberi (via guburuk)Posted on May 27, 2012 via guburuk with 10 notes
Source: guburuk
-
'uçmak dünyanın en güzel eylemi' dedi martı.
-
Evet, doğru okudunuz, aldattım…hiç utanmadan, bir nebze bile pişman olmadan, acının tadına vararak aldattım… düşün gücüyle değil, hayalle değil. Kimilerinin öngörmesiyle zorlamasıyla değil. Bir savaşa bir adağa değildi kurbanım, bir sevdaya bir ideaya değil… bir güne belki bir mevsime kimbilir belki bir ana, belki zamana… belki yağan karla aldattım seni belki yağmurla, nerden bileceksin belki güneşe sattım ruhumu, belki aya belki yıldıza…
Pencereme vuran yağmur damlalarını daha çok sevdim, kapımda uluyan köpekleri, şöminede cızırdayan tahta parçalarını, odanın sağ tarafından yayılan küf kokusunu, dibine yuva kurmuş sarı kuyruklu fareyi…Artık yan komşunun gramafonundan inleyen nağmeler ezgilenmiyor. Ruşen amcanın torunları da gelmez oldu mahalleye, hiç ses seda yok. Mahmut bakkala gidince artık eskisi gibi leblebi tozlarını göremiyorum tezgahta, yine ellerim cipslere uzanıyor iki tane atıyım diyorum cebe ama olmuyor nedense yapamıyor zihnim… sonra dönüş yolunda ceviz ağacımızın yerine bakıyorum…aklıma geliyor…onunla aldattım seni ben, en çok onu sevdim, valla bak bi onu bi de salıncağımı, kimse inanmıyor ama çok sevdim ben. Şimdi bunları 9yaşında bi kızın yüreğinden 22 yaşında bi kızın parmaklarıyla yazıyorum ya inan çok sevdiğimden… yine diyeceğim ama inanmayacaksın, çok sevdiğimden aldattım ben… şimdi tıkanıyor ya sözlerim boğazımda, akmıyor ya kalemim beyaz sayfanın bi kenarından diğerine… üzgünüm canım, bu üzüntümden değil, çok sevdiğimden…sonbaharı senden çok sevdiğimden…ben her sonbaharda aldanırım ya işte bu yüzden aldattım… aldandım da aldattım … elimde değil çok sevdim sonbaharı çok… ta ki güvercinler avuçlarımdan uçup gidene dek… çok hem de çok.
-
Ve nefes en ağır alkışlarla kesilir buz yanığı göğsünden. Hiç tükenmeyecekmiş gibi ardı arkası gelir, tek tek, sıra sıra… önce doldurur tüm boşlukları, gaip bir koku burnundan çok genzinde, ekşimiş mayhoş bir tat. Acılıktan mıdır tadı ya da taddan mı acıdır meçhul. Ama orda tam ciğerlerinin arasında bir yerde hem dopdolu hem de bomboş. Bırakmıyor öylece kalsın, madem ben sana bir şey verdim, mutlaka geri vereceksin diyor. Tutsan da kulakların patlayana gırtlağın çatlayana kadar çıkacak o dolu boşluk diyor. Gözlerindeki çanakların rengi kızıla vursa da nefesin hep renksiz çıkıyor, görünmüyor bile bilinmiyor…çoğu zaman fark etmiyorsun da içinde mi dışında mı. Orda bir yerde olduğunu bilmek yetiyor. Şişmiş göğsünü bir kat yükselmiş katmanından aşağıya indirirken nefes vermiyorsun sadece, için gidiyor, orda bırakıyorsun sana ait olan bir şeyi. Evet sana ait olan… belki de tek şeyi, aldığın gibi yine hiç farkındalık tadına varmadan bırakıyorsun…kurtulup gidiyor bedeninden, bir rahatlama belki de daha çok bir hazırlık… bir dahakine… daha büyük bir soluk…herseferinde…en baştan…
-

-
Bazen birisini, o birisinden bağımsız seviyorsun işte.
O’na aşık oluyorsun, ama bu onu ilgilendirmiyor. Mesele, senin meselen oluyor.
-
Çok Oldu
Sessizdi bu gece, soğuk değildi ama. Hiç üşümezdi zaten, sımsıcak hep nefesi. Mia’nın patisini okşar gibi sevdi ayaklarımı, ayakları arasına aldı, ısıttı. Sol kirpiğimi öptü yine, gülümsedi, naif. Saçlarımı düzeltti biraz, sonra sıkıldı, dağıttı. Uykuya dalmışım, pek farkedemiyorum ki zamanın nasıl geçtiğini. Burnuma sigara kokusu geldi, gözlerimi açtım, pencere kenarındaydı. Uzun uzun baktı daralan sokağa, onaltı onyedi onsekiz… park halindeki arabaları saydı biliyorum. Bana döndü,karın boşluğuma doğru oturdu, sırtı dönük, sol tarafa eğildi yine öptü, öptüm. Sımsıcak hep.
Uyandım, saat 9.16. Mutfağa gittim, ellerimi yıkamamıştım oysa, geri döndüm banyoya girdim duş alıyordu. Ellerimi yıkadım, usulca çıktım sonra. Kahvaltı yaptık, ben reçel yedim, hep yerim, o yine fıstık ezmesi sürdü ekmeğine, bir kalıp peyniri bitirdi. “Artık beni öpemeyeceksin, yine peynir yiyorsun” dedim, “Senin reçellerinle tatlı oluyor” dedi. Mia geldi, süründü ayaklarımıza, sonra kucağıma atladı, uzandı aldı kediyi mamasını koydu önüne.
Masayı topladım, bulaşık önlüğünü geçirdim boynumdan, usulca geldi.
“Bulaşıklar kalsın, sevişelim”
-
gel dedin, gittim.
-
Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı piskolojik roller), her aşkta paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan.
Ama, hayır!
Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. Ve ‘seni seviyorum’ tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. Aşkı nicelleştiriyor. Bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz:’Ben üç kere aşık oldum.’
-
Sadece kelimeler | just words | Jeda Vu: Ne Kadar Kötüsün?

” Hangi kentte, ne kadar süre içinde bir çocuk fahişe bulunabildiği belirlenecek ve kıyaslamalar yapılacaktı.
Cuma namazından çıkanlara dağıtılacak olan ‘Cihatta Boğaz Kesmenin Kutsal Yöntemleri’ başlıklı, resimli broşürlerin hangi camide ne kadar süre içinde tükendiği…Posted on April 8, 2012 via Sadece kelimeler | just words | Jeda Vu with 6 notes
Source: jedavu
-
Plays: 90[Flash 9 is required to listen to audio.]
“Beklentin neydi ki, ne istemiştin de bulamadın?” dedi. “Saygı, galiba.” dedim. Sonra da bu yazıyı uzattı okumam için.
“Küçük Ophélia,
Beni küçümsediğinizi ya da en azından bana karşı gerçekten ilgisiz olduğunuzu göstermek için ne bu kadar uzun bir söylemin belirgin biçimde örtük olması gerekirdi, ne de bana yazdığınız ciddiyet ve inandırıcılıktan uzak bir dizi ‘neden’ göstermeye gerek vardı. Yeterdi bunu bana söylemeniz. Böylece, çok iyi anladım, yalnız bu bana daha da acı verdi.
Flört ettiğiniz genci bana yeğliyor ve kuşkusuz onu çok seviyorsanız, benim buna gücenmeye nasıl hakkım olabilir ki? Küçük Ophélia kimi isterse onu yeğleyebilir: O ne beni sevmek zorundadır -ben buna yürekten inanıyorum- ne de gerçekten beni seviyormuş gibi yapmak zorunda (yeter ki canı eğlenmek istemesin).
Gerçekten seven kişi adlî dilekçelere benzer mektuplar yazmaz. Aşk, nedenleri bu kadar incelemez, insanlara da ‘yakalanması’ gereken sanıklar muamelesi yapmaz.
Niçin açık davranmıyorsunuz bana? Size -ne size ne de bir başkasına- hiç kötülük yapmamış bir insana acı çektirmeye ne gerek duyuyorsunuz; bu insan yalnız ve yürek karartıcı yaşamını yeterince ağırlık ve acı olarak taşıyan biri; sahte umutlar yaratarak, yapmacık sevgi gösterileri yaparak ona yaşamının ağırlaştığını göstermeye ne gerek var? Üstelik bunda sırf eğlenmekten başka çıkar da yok; ya da alaydan başka yarar da yok.
Bütün bunların gülünç olduğunu, en gülünç yanının da ben olduğumu kabul ediyorum.
Kendim de gülünç bulurdum zaten eğer sizi bu kadar sevmeseydim ve eğer bana vermekten zevk aldığınız acıdan başka şey düşünmeye vaktim olsaydı; bu acıyı hak etmedim ben, sizi sevmek dışında; ve sanırım sizi sevmek de, bu acıyı hak etmek için yeterli bir neden değil. Neyse…
İşte bu da benden istediğiniz ‘yazılı belge’. İmzamı noter Eugenio Silva doğrulayacaktır.”
- Fernando Pessoa, Ophélia’ya MektuplarPosted on March 23, 2012 via g with 15 notes
Source: wilburwantstokillhimself
-
ben boşuna perdelere aşık değilim.
(via shilpa505)
-
SİZİNLE İLGİLENEMEDİM.
ÇÜNKÜ BEN AŞIK OLDUM.
-
ne de yakışır şimdi bu sofraya bir parça ege
